hesaplaşmalar I

İlkin kelimeler korkutucu ve simsiyah geldi... Kelimeler cümleler oluşturdukça ve gerçekler ortaya çıktıkça çözdüm kendimi. Bir mızrap gibi dokundum kendi bam telime. Kelimeler notalarla bir olup şarkı oldular kendi içlerinde. Ben karışmadım. Ben sadece bana söyleneni yaptım.

Bana söylenenler acıysa, acı geldi kendime bile yazdıklarım. İronik söylemler de oldu hayatımda, öyle görünmeliydi bana belki de hayatım. Hüzün söylemezdi kendi, fısıldardı kulağıma gizliden... Duymakta güçlük çekmediğim bir fısıltıydı bu kulağıma gelen. Yazdıklarımın temeli oldu o fısıltı ama fırtınalara bile dayanıklı bir temeldi bu.

Her sanat etken, her sanatçı edilgendir. Sadece ilmek atmasını öğrenip dünyanın en güzel halılarını dokuyan gelinlik kızlar gibi sanatçı olmalı insan. İçinden geleni yine içine aktarıp o kaynamadan çıkan buharın, ruhunun penceresinde bıraktığı buğuya çizmeli resimlerini. Sanat, doğayı aynen aktarmak değildir; doğanın bize bıraktığı aksini yorumlamaktır kendi benliğimizde.

Dokuyup ilmek ilmek, bazen acımasızca katlederek, yıkıldıkça yeniden kurmalı kendini. Her kurduğumda biri yıkıyorsa yine beni, o zaman kurmaktan vazgeçmeli mi? Bu vazgeçiş ne kadar anlam katar ki yaşama? Ya da katar mı? Bunu şöyle bir düşününce, yıkılmak bile daha anlamlı geliyor insana...

Bir karamsar bulutun peşine takılıp ağlamaklı dizeler yazmak olduysa kederimin adı, kalemim yıldırım olup çaktıkça aydınlatıyorsa gecelerimi, içimden gelen bu ses sence gök gürlemesi mi? Ne zaman yağmur yağsa temizleniyor ya dünya, bende beklesem temizlenir miyim acaba?

Bana söylenen umutsuz kelimeler tuvalimde simsiyah bir fırçayla kendini belli eder. Ben yine bana söyleneni yaparım, ötesini değil. Sorumlu ve suçlu muyum bilemem ama yaşadıklarım sadece benimdir. Siyahı yaşamadan beyazı anlamak ne kadar güçse, yaşadıklarından sorumlu olmamak da o kadar güç...

Ne yaşadıklarım bir sırça sarayda geçer, ne de bir deprem kadar güçlüyüm. Ben aslında açık hedefim. Biri bitmeden gelir diğeri. Öteki bitmeden bir başkası vurur benliğimi. Acılarından beslenen, Ümit Yaşar misali bir şair olduysam eğer, budur işte nedeni.

Vaat edilen mutluluk topraklarında yaşamak da tuhaf gelir artık bana. Kendi ıssız adamı yeğ tutuyorum yeni yaralar almamak için. Bir kişilik yerim daha var adamda, onu saklamaktayım hatırı için sahibinin. Yarın endişeli, dün korkulu, bugün ise ikisinden de beter. Aşk endişenin, korkunun ve umutsuzluğun başladığı yerde biter...

mustafa akyol

Hiç yorum yok: