bir halk otobüsünde

Toplu taşıma araçlarından oldum olası nefret etmişimdir ancak eğer bir arabanız yoksa başka yolunuz kalmıyor. Bu tür yazı girişlerinden de nefret ederim gerçi ama nedense sanki bir yazar bilinci içine girdim birden. Bu da beni rahatsız etti açıkcası. Öncelikle her yazdığımı okurlara maleder gibi bir havaya büründüm. Sanki arabam varmış da siz okurlarımın yokmuş gibi davranarak bir plaza yazarı kılığına büründüm anlamsızca, affedin. Ben de pek çok insan gibi fakirim ve arabam yok. Dolayısıyla toplu taşıma araçlarından nefret etme hakkım da yok! Desem de bundan emin değilim çünkü bir insanın bir şeyden nefret etmesi için ille de o şeye sahip olması ya da olamaması gibi bir zorunluluğu olmamalı. Mesela kereviz alacak kadar param olabilir ama kerevizi sevmiyorsam onu almak zorunda değilimdir. Ya da şu an tamamen saçmalıyor da olabilirim. Ama emin olduğum bir konu var ki o da kereviz sevmediğim. Her ne kadar Barış Manço yıllarca bize kereviz yememizi öğütlediyse de bende pek başarılı olmadığını söyleyebilirim rahmetlinin. Bu arada kerevizle ilgili bir şeyler yazarken sözü direkt Barış Manço'ya getirdim. Ancak bir yazarın, daha doğrusu "Ben yazarım" diye gezen sıradan bir okur-yazarın kaçacağı bir kolaylığa kaçtım. Bu da beni ayrıca rahatsız etti şu an. Tümüyle rahatsız bir vaziyette biniyorum otobüse.

İşte yorgun, durgun ama sinirli otobüs şoförümüz Hayri Bey. Adını isminin yazdığı karttan okudum, tanıdığımdan değil. Gerçi bu şoför o kartta ismi yazan kişi olmayabilir ve ben bunca tabiri tanımadığım, ismi Hayri olmayan biri için, Hayri ismi nezninde kullanma acımasızlığına sahip de olabilirim. Belki de Hayri Bey uysal, sevecen, güler yüzlü bir aile babası. "Aman o da kartını otobüste bırakmasaydı!" deyip bu durumdan sıyrılabilirim ama kendimden kaçamıyorum sonuçta... Önyargılı bir insan olmaktan kurtulamıyorum bir türlü. Hayri Bey beni affetse bile bu saatten sonra ben kendimi nasıl affedebilirim ki? Daha Hayri Bey olup olmadığını bilmediğim bu şoför arkadaşla konuşmamam gerektiği konusunda bir uyarı da var otobüste. Şoförle konuşmamamız konusunda daha binerken uyarılıyoruz. Ben kendi ülkemin, kendi şehrimin şoförüyle neden iletişim kuramıyormuşum ki? Bu nasıl bir yasak? Olayı "Şoförün dikkatini dağıtmamak için konuşmamalısınız" durumunda değerlendirsek bile sonuçta o da bir insan. Onun da konuşmaya ihtiyacı olabilir. Biz ise iletişimimizi "Bilmemne durağında inmem gerek, yaklaşınca haber verir misiniz?"in dışına pek taşımayarak onu bir anlamda cezalandırıyoruz. Oysa o bizleri bir yerden başka bir yere taşıyor. Tamam işi bu olabilir ama yaptığı felsefi ve ulvi eylemi de burada dile getirmek gerek. Hiç olmazsa gönül borcumuzu böyle ödemeliyiz toplum olarak.

"Halk Otobüsleri"nin paralı, "Belediye Otobüsleri"nin ise biletli oluşuna bir anlam veremiyorum. Daha doğrusu tabirler beni rahatsız ediyor. Ne yani, halk otobüsüne bindiğimde halkın içinde oluyorum da, belediye otobüslerine binince biraz daha mı kalantor duruyorum? Halka tepeden mi bakıyorum belediye otobüsünde? Halk her yerde halk değil mi? Tanımlar değişmediği sürece her otobüse binişimde bundan rahatsız olacağımı biliyorum ve bu konuyu belediye başkanları ya da daha üst bir mevki ile tartışmanın da ne kadar anlamlı olabileceğini düşünmeden edemiyorum.

Halk otobüslerindeki biletçilerin bıkkın halleri beni hep üzmüştür. Günün bilmemkaç saati o daracık yerde oturup bilet keser, otobüsün içindeki ayakta durma düzenini sağlarlar. Bazen kızmıyor değilim. Çünkü yönlendirilmeyi sevmem. Ben nerede duracağımı bilmiyormuşum, terbiyesiz, kişiliksiz bir insanmışım gibi (öyle olmadığımı umuyorum en azından) "İlerleyin... Arkalara doğru... Sağlı sollu pencerelere dönün..." diye uyarıyorlar. Tamam onun görevi olabilir ama ben de kendime güvenimi yitiriyorum canım. Bunun hiç mi önemi yok?

İşte başladı yine biletçi. Ben onun haline üzülürken onun bana ve kendime güven duyguma yaptığı muameleye bakın...
Biletçi: Arkaya doğru abiler ablalar...
Yolcunun biri: Gidecek yer kalmadı ki kardeşim!
Bir diğeri: Konserve miyiz biz? Arkadan gelen otobüs ne işe yarıyor?

Ben yine susuyorum... Bu durumlarda medeni cesaret gösteremiyor olmama ne kadar lanet de etsem bunu aşmak için elimden bir şey gelmiyor. Üstelik her şeyin benim elimde olduğunu bilmeme rağmen bunu kendime yapıyor olmama anlam veremiyorum bir türlü. Bir de demin biletçiye kızıyordum ben kişiliksiz bir insan mıyım da bana yön veriyor diye... Haklı oysa ki... Ben madem bu kadar kişilikliyim neden karşı çıkamıyorum? Bak diğer yolculardan kendine güvenen, kişilikli birkaç insan tepkilerini dile getirebildi. Peki ben ne yaptım? Yine sustum. Gerçi bunda bana yön vererek kendime güvenimi yitirmeme neden olan biletçinin de payı büyük ya da rahatlamak için yine başkalarını suçlamaya çabalıyorum kendimce.

Kendime güvenim tamamen yitmiş vaziyette otobüsün bir yerine sıkışıp kalıyorum. Güven duygumun yanı sıra insanlık onurumu da yitirmek üzere olduğumu hissediyorum. Deminki yolcunun dediği gibi kendimi bir konserve gibi hissetmekten kendimi alamıyorum böyle durumlarda. Beni köşeye tamamen sıkıştıran öndeki abinin fiziksel boyutu beni korkutmamış olsa belki de kendimi toplayıp biraz daha ileri gitmesi konusunda uyarıda bulunabilirdim. Bunu bile yapamıyor olmam şu an beni öyle bir noktaya getirdi ki bu saatten sonra kendimi uzun süre toparlayamayacağımı biliyorum. Ben basit bir konserve olarak hayatımı devam ettirme kararı bile alabilirim bu yolculuk esnasında. O kadar kötü yani durumum.

Bunu kendime yapmamalıyım. Hiç olmazsa bunu yapmamalıyım. Konserve olmak bana acı verir. Ancak önümdeki abi bana fiziksel olarak daha çok acı verebilir. Fiziksel hasatla duygusal hasar arasında bir yerde kıvranıyor olmamın tek müsebbibinin biletçi olduğunu düşünüp rahatlamaya çalışabilirdim ama bu da bende farklı bir çöküntü yaratacaktır. Tanrım beni neden duygusuz bir andaval yapmadın? Belki de yaptın. Belki de ben kendimi insan sanıyorum sadece.
Belki bir konserveyim ben, kapağı açılmadan bozulup çöpe atılmış.
Belki biletçi bunu bana göstermek için bunu yaptı.
Belki şoför de bu işin içinde.
Belki...

mustafa akyol

Hiç yorum yok: