Sahilde dolanıyordu. Gökyüzünü şöyle bir süzdü. Havanın sıcaklığına aldırmadı. İçinde büyüyen bir şeyler vardı ama sanki burkuyordu içini. Geçmişten kalma yaralarını hatırlamıştı bir kere. Artık ne yapsa iflah olmazdı ya da o öyle sanıyordu. Sanki birini ya da bir şeyi bekliyormuşçasına saatine baktı. Zamanı bilme ihtiyacının saçmalığını fark etti birden. İnsanlar doğuyor, büyüyor ve ölüyorlardı genellikle. Ara bölümde yaşadıklarının kar ve zarar hesaplarını yapmaya bile zamanı olmuyordu çoğu zaman insanın.
"Ne tuhaf" dedi kendi kendine. Babasında bulunan ve daima eleştirdiği o sorumsuz hayatı istedi bir an. Kimseye hesap vermek zorunda olmamak duygusu çekiyordu onu. Her zamanki gibi kendini kötü hissediyordu. Eksik bir şeyler vardı ortada ama ne o eksik olanın ne olduğunu, ne de o eksikliği yaratanın kendisi mi yoksa bir başkası mı olduğunu çözemiyordu bir türlü. Çözmeye çalışıp çalışmadığı da ayrı konuydu gerçi. Ortadaki tek gerçek hep bir şeylerden rahatsızlık duyduğuydu. O da hayatındaki bu gerçeğe kanalize olmuş yaşamaya çalışıyordu.
Yorgunluk çökmüştü üzerine. Bedenen değildi belki bu yorgunluk ama yine de yorgunluktu işte. Hazmedemediği nice olayı düşündü. Kendisini neyin yorduğunu anlamaya çabalıyordu. Daima aynı şey oluyordu bu tür durumlarda. Bir şeyi anlamaya çabaladıkça daha da gömülüyordu o şeyin içine. Bunalmıştı artık bundan ama hep aynı şeyin olması yüreğini sızlatan bir alışkanlık haline gelmişti. Yaşadığı olayların yoğunluğuna göre şekilleniyordu insanın tüm alışkanlıkları.
Sevdikleri olmuştu hayatta. Onları kendisinin bile ulaşamayacağı bir yere koymuştu Ümit Yaşar misali. Acılarını hep içine gömmüştü ve artık içindeki acılar öfkeye dönmeye başlamıştı çaresiz. Hayatında olan tüm insanlar ondan bir şeyler bekliyorlardı. Onun beklentileri çok da umurlarında değildi. Önemsendiğini düşünen bir insan olmanın çok aptalca olduğunu düşündü. Kendisinin de bu aptallar sürüsünün başını çektiğini. Belki kendisine haksızlık ediyordu ama bir eksik bir fazla fark etmezdi. Bugüne kadar kim kime tam anlamıyla hak vermişti? Bunun imkansızlığını düşününce insanın kendisine haksızlık etmesinin doğal olduğuna karar verdi. Belli ki kendini avutuyordu.
İnsanların yalnız kaldıkları zaman neden hep geçmişe gittiklerini anlamasa da o da öyle yapıyordu her yalnızlık ayininde.
Hayatta değer verdiği insanlardan yediği büyük kazıklar boğazında düğümlendi hoyratça. Şu güzel görüntünün ve esen ılık meltemin bile ağır gelmeye başladığını fark edince irkildi. Kendi hayatının olup olmadığını ve eğer varsa ne için yaşadığını soran bir bilge gibi üzerine fena halde gelmişti deniz. Dalgalarının her kıvrımında sanki onu sorgular gibiydi. Özlediği denizin kendisine bu kadar hoyrat davranacağını hesap edememişti. Açık vermişti işte. Labirentine bir duvar daha eklemişti kendi elleriyle. Çıkış neredeydi, ya da var mıydı bilinmez ama gitgide yükselen duvarları hissettikçe boğulacakmış gibi oldu.
Duvarlarından başka kaybedecek neyi olduğunu düşündürdü bu durum ona. Ama yapamadı. Çünkü o labirenti yapan usta kendisiydi. Kendi elleriyle yaptığı hayattaki bu yegane eserini yıkmak artık onun için imkansız hale gelmişti. Hem bunun imkansızlığına inandırmıştı zaten kendini. Geri dönse bile yine labirentin içindeydi artık. Yıkacak cesareti de yoktu.
Tek yol vardı: kazmak. Derine inmek. En derine. Çıkışsız bir labirent yerine dipsiz bir kuyuda olmayı yeğ tuttu bir an. Çünkü dipsiz kuyu, çıkışsız labirentten daha sonsuzdu...
Derin bir nefes aldı. Derine inmek için ilk kazmayı kendine vurdu.
Güneş parladı. Deniz şöyle bir dalgalandı. Sonra her şey durdu.
Huzur bu muydu?
mustafa akyol

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder