yaz geçer(miş)

Ömrümün Orta Anadolu iklimli yazlarında, kuraklığı öğrendi çocukluğum. Bozkırların ve tepelerin ortasında, neşeli ve esmer tenli çocuklardı benim arkadaşlarım. Onları gözlediğim pencerelerin sahibi olan ev kerpiçten ve serindi. Camın önüne oturup dışarıyı seyrederken tam karşıda parlayan ve gözümü alan asfalt yoldan gelen otomobillerin içindeki insanların yolculuk heyecanlarına ortak olmaya çalışırdım gizlice.

Yaz gelip de okullar tatil olduğunda tüm erkek çocuklar 'eski takımı' toplayıp mahalle aralarında futbol oynarlardı. Kızlar evden pek çıkmaz, evlerine çağırdıkları kapı komşusu arkadaşlarıyla 'evcilik' oynarlardı. Anne olmak için can atardı hepsi o oyunda. Çocuk olmayı isteyen pek çıkmazdı.

Arada bir dışarı çıkabildiğim zamanlar eteklerinde bizim evin de bulunduğu Hıdırlık Tepesi'ne çıkardık cümbür cemaat. Akşamın o tatlı esintisi tepeyi serinletirken, o toprak yolda, kıraç bir cennette gibi hissederdim kendimi. Gözlerimi kapatıp hep yanıbaşımda bulunmasına rağmen her daim gelemediğim tepenin ruhunu hissetmeye çalışırdım içimde.

"Yaz geçer" demişlerdi bana o zamanlar. Yazdım. Ne yazlar geçti üstünden yazdıklarımın ama içimde saklı kalmış o deli çocukluğun durgun bakan gözleri beni hep takip etti.

Güneşin yakıcılığını gülerek karşılayan o toprağın bir çocuğu olarak, yaşanmamış, kayıp yazlarımı yazdım her yaz akşamında. İnsanın hayatında en değerli şeyin zaman olduğunu bile bile bunca yazı tarifi zor bir hüzünle içinde taşıyan ben, bir yerlerde bıraktığım o zayıf ve çelimsiz çocuğun peşindeyim yıllardır.

Şehrin karmaşık yazının ortasında bir tuhaf gönül sıcaklığına bile muhtaç kalıyor insanoğlu. Metropol insanlarının yazları, ceplerindeki paranın yettiği kadar tatille sınırlanıyor.

Çocukluk düşlerimle pekiştirdiğim o yaz aylarında paraya çok da ihtiyacımız olmazdı bizim. Tek eğlencemiz olan televizyonda yaz programına geçilir ve biz çocuklar için türlü türlü çizgifilmler gösterilirdi. Şimdi kaçımız o çizgifilmleri görebiliyoruz? Kaçımız hissedebiliyoruz yaz gecelerinin şirin esintisini?

Koskoca bir gerçeğe yenik düşmüş hayatımın bu yazında, gittikçe basitleşen bir dünyanın ortasında, geri dönmenin imkansızlığını bilerek bu kurak iklime armağan ettiğim birkaç damla gözyaşımla, bir bebeğin elindeki çıngırak olmak için neleri feda edebileceğimi düşünüyorum.

"Yaz geçer" bir masalmış çocukluğumun yazlarında bana anlatılan. Yazsam da bitmiyor içimdeki eksik yaşanmış çocukluğun tortusu. Cansız bir dal olduğumu hissediyorum büyükşehrin parklarındaki bir ağacın ucunda. Baharı esgeçtiğimi anlıyorum ya da ıskaladığımı çoğunlukla.

Yaz ama bekleme geçeceğini yazın. Ömrümüze vurulan damgaların izini kurutacağını sanma bu güneşin.

Geçse de yaz, geçmese de, yaz.

Elbet birgün yitecek tüm yazdıklarım. Son noktayı koyduğumda eğer mümkünse, mevsim yine yaz olsun Tanrım!

mustafa akyol

Hiç yorum yok: